Abdülkadir Budak

Abdülkadir Budak

ABDÜLKADİR BUDAK * Günümüz şairlerinden * 23 Nisan 1952 Hafik (Sivas) doğumlu * Sincan Lisesini bitirdi, devlet memuru olarak görev yaptı, emekli olup Ankara'ya yerleşti * İlk şiiri Defne dergisinde çıktı (1970) * Kayseri'de görevli olduğu sıralarda arkadaşlarıyla Ozanca ve Hakimiyet Sanat Dergilerini çıkardı * Şiir kitaplarından bazıları: Geçti İlkyaz Denemesi (1978), Gömleğim Leylâ Desenli (1981), İmzası Gül (1993), Aşk Beni Geçer (1997), Ahşap Anahtar (200), Ev Zamanı (2002) * Toplu Şiir

Poetik Metinler

13/7/2007

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Soylesiler

13/7/2007

Abdülkadir Budak ile konuşmalar

 

 

 

“Aşkla yazılmıştır benim şiirlerim”

 

Kadir Aydemir

 

 

- Can Yayınları’ndan yayımlanan Sana Bakmak adlı yeni şiir kitabınızdaki aşk şiirlerinizi bir araya getirmişsiniz. Aşk şiirleri sizin şiir evreninizde nasıl bir yer kaplıyor?

 

- Üçüncü kitabım Gömleğim Leylâ Desenli adını taşır ve adından anlaşılacağı gibi ağırlıklı olarak aşk şiirlerinden oluşur. İlk iki kitap tarz arama çalışmalarıydı bir bakıma, üslup arayışları. Dönemin (1970’li yılların) ortak tarzından biraz daha uzakta, daha farklı bir şiir yazma ve bunun sonucu olarak da kendime özgü bir söyleyiş tekniğini yaratma çabası içindeydim. Toplumsal konuları işliyordum ama kendime bakmaktan, çıkışımı daha çok da kendimden yapmaktan yanaydım. Sahiciliğin burada olduğunu düşünüyordum. Sözcük ekonomisi ve sözünü yarım bırakma anlamında özellikle ilk kitabımda Necatigil çıkışlı olduğum ileri sürülebilir. Üçüncü sınıf şairlerin sırf toplumsal konuları işledikleri için baş tacı   edildikleri bir dönemde, Necatigil’i bayrak gibi taşıyor ve toplumsal olana bireysel bir pencereden bakmaya çalışıyordum. Şiirin alanlarda değil de odalarda yazılacağına inanmış bir genç şair adayıydım. “Odası dünyadan büyük” sözüne fazlaca inanmış biri. Şafak, kavga, direnç, umut gibi sözcüklerden en az birini barındıran kitap adlarının yanına Geçti İlkyaz  Denemesi’ni, ardından da Şimdi Yaz’ı koyan bir garip “toplumcu”. İlk iki kitabıma bakarak kendine özgü bir şiir yazdığımı kabul eden başka değerli edebiyat adamları da oldu ama ben bana yakıştığını düşündüğüm tarzı Gömleğim Leylâ Desenli’de bulduğumu sanıyorum. Dizelerin eni, şiirlerin boyu biraz daha uzamış, kendimi biraz daha sere serpe hissetmeye başlamıştım. Belli bir bütünsellik ve mimari disiplin içindeki bir rahatlıktan söz ediyorum ama. Demem o ki, “aşk” bu kitapla birlikte neredeyse poetik bir gösterge haline gelmeye başlamıştır bende. Yunus’un dediğince “aşk gelicek cümle eksikler biter” de ondan mıdır, bilemem. Aşkla yazılmıştır benim şiirlerim. Son kitabım Sana Bakmak da ağırlıklı olarak aşk şiirlerinden oluşmaktadır. “Kadın ve Şehir” adlı on bölümlük şiir başta olmak üzere başka şiirler de aşk temasına değinir. Değinir diyorum, çünkü derinlere inmeye, bu temanın üstesinden gelmeye ne benim ne de değme şairlerin gücü yetebilir.

 

- Kitapta kendini oldukça hissettiren sözcükler var: Kadın, şehir, gece, ayrılık... Kitaptaki ‘aşk’ bu sözcüklerle birlikte ilerliyor gibi...

 

- Ben başından beri şiirdeki yapı sorununu içerikteki bütünselliği kollama anlamında da çok ciddiye aldım. Şiirdeki ilk dizenin ikinci dizeyle olduğu kadar en son dizeyle de bir ilişkisi, bir bağı, hesabı olsun isterim. Onunla da yetinmem, kitabın bütününde öne çıkan sözcükler, anahtar sözcükler bırakırım okura. Bu üç olur, beş olur, ama her kitapta mutlaka olur. Bir şiire, oradan da bir kitaba girmek için birer şifredir belki de bu sözcükler. Geneli hissettiren özeldir her biri. Sizin tespit ettiğiniz sözcüklere bakalım: Kadın, şehir, gece, ayrılık. Bir şiir kitabının öyküsü olur mu? Olur, niçin olmasın? Bencileyin kitap bütünlüğünü de gözeten biri için bu sözcüklerin birer sözcük olmaktan çıkıp kitabın imgesini oluşturduğu ortadadır. İşin gizemi kaçmış mıdır; bana kalırsa hayır. Bu sözcüklerin içerdiği anlamları çarpıştırarak kitabın ruhuna vakıf olunabilir. Peş peşe getirdiğiniz bu dört sözcükten iki dize çıkarıp Sana Bakmak’ın kapısını aralayalım mı? Kadın şehir / Gece ayrılık. Hiç de fena olmadı bana kalırsa; şiir kitabının özeti olur mu? Olursa, budur. Unutmadım; beşinci sözcük “aşk”tı; sahi  “aşk” bir sözcük müydü?

 

- Sana Bakmak’ı dört bölüme ayırmışsınız: ‘Uyku gidip rüya dönsen’, ‘gündüz yıldızları olan’, ‘giysili çıplak’, ‘geç yorum’...  Son bölüm duygu, şiirsel şiddet ve anlatım olarak diğerlerinden ayrılıyor sanki?

 

- Şiir rehavetten değil gerilimden doğar. Aşk da öyle değil midir, o güzel huzursuzluk... Kitap bütünlüğüne çok önem verdiğim bilinir. Birbirine çok uzak duran şiirlerin bir araya getirilmesinden de bir kitap elde edilebilir. Benim de yaptığım zamanlar oldu. Yine de bir meseleyi derinlemesine, etraflıca ele almaktan yanayım son yıllarda. Gerçi Gömleğim Leylâ Desenli de öyleydi, özellikle ikinci basımında. İçinde Leylâ geçen en az on şiir vardır o kitapta ve şiirler kitap adını bir yere oturtmuştur. Güzel olanla özel olan buluşsun istenmiştir. Bugün de öyle bakıyorum. Her şiirde değişen, her kitapta bir başkası olan şaire güvenmedim hiç. Köksüz buldum onları. Köksüz bir ağaç dalı ne kadar olursa, nasıl bir anlam ifade ederse o kadar olmuştur bende ve o kadar bir anlam taşımıştır. Kitabın da kökü olmalı; çekirdeği. Genel bir bütünlüğü, bir içtutarlılığı. Sana Bakmak için de bu çabayı verdim doğrusu. Ahşap Anahtar’da, Ev Zamanı’nda olduğu gibi ilk bakışta göze çarpmasa da, bu kitapta da “gerilim” esastır. İlk bölümü oluşturan uzun şiirdeki huzursuzluğa dikkat edilsin isterim. Ama haklısınız, son bölüm biraz daha “şiirsel şiddet” içerir. Bir önceki kitaplardan gelen bir alışkanlığı da taşır. Kendi benini de yerden yere vuran bir bölüm, çığlık olmasa bile “çığlık dileği”dir en azından. Kitabın “Hurdacılar” adlı şiirle kapatılması bir tesadüfün sonucu değildir. İlk kitaplarımdaki kimi şiirleri saymazsak, üçüncü tekil şahıs ağzıyla hiç şiir yazmadım. “Hurdacılar” şiiri, sadece kendi adıma değil de bir kuşağın adına yapılan özeleştiridir. Bu ağızla yazmış olsaydım “1970 Kuşağı”nın gözdelerinden biri olurdum. Ama ben kendi yatağımı bulup orada akmak, yine Yusuf Alper’in deyişiyle bu yatağı genişletmek istedim. Bireysel sorunlarım, çıkmazlarım aynı zamanda toplumsal sorunlar ve çıkmazlar kadar önemliydi. Toplum dediğimiz şey de son kertede bireylerden oluşuyordu. Önemli olan yazılanın şiir değerine yükselmiş olmasıydı. Okunacağı ortamları bulması, örtüşebileceği ruh halleriyle karşılaşabilmesiydi. Şairin maharetine bağlıdır; yeri gelir “ben” diyen “biz” olur da, yeri gelmez “biz” diyen “ben” bile olamaz. Yine de, kendi adıma,  “ben” demekten bıkmış olmalıyım ki kitabı üçüncü çoğul şahıs adıyla yazılmış bir şiirle kapattım. Hepinizin adına konuştum demek ister gibi; daha somut biçimde.

 

- Tematik şiirler yazmak, şiire yeni bir dil ve anlatım olanakları aramak; tüm bunlar şairin kendini yenileme ihtiyacından mı doğuyor dersiniz?

 

- “Ben şiiri koklarım” der ya Dağlarca; o hesap. Ben bir şiirden bir kitap olabileceğini hissederim. Sezerim ya da. Tam anlamıyla tematik denilebilecek ilk kitabım olan Yanlış Anka Destanı 1994 yılında yayımlanmıştı. Üstelik o şiir, 1985’de çıkan Sevdanın Son Kerem’i adlı kitabımın son bölümünü oluşturuyordu. Bir şairin şiir serüveni yine şiirle anlatılabilse ve buradan da bir kitap çıkabilse ne iyi olurdu. Bu düşünce heyecanlandırmıştı beni ve bir kitabın son bölümü, yeni eklemelerle bağımsızlığına kavuştu, kitap oldu. Şimdi, kim böyle bir kitap yapsa benden yola çıkmış olacak. Ahşap Anahtar için de öyle... Baba temasını, bu imge çerçevesinde otoriteyi bir kitap bütünlüğünde ilk ben sorguladım. Adımı ve o yapıtı anmak tenezzülünde bile bulunmayan genç şairler çıktı. Olsun varsın; onlar da olgunlaşacak ve zaman içinde tatlı bir mahcubiyet duygusu içinde bulacaklar kendilerini. Ben Ev Zamanı adlı bir kitap yazdım. Bir kitap dolusu ev-evlilik şiirleri. Necatigil ile Ziya Osman Saba ile bu yolla da karşılaşabilmek için. Evlere onlardan çok farklı baktığım bilinsin için biraz da. Yaşadığım sancılı, sıkıntılı, gerilimli döneme denk düşen şiirlerdi onlar; ama şiirsel babalarla bir hesaplaşma da vardı işin içinde. Onlara olan saygımın daha da artmasını sağladı bu. Necatigil’e, Saba’ya karşın evleri yazmak; meseledir. Belli bir temada yoğunlaşan şiirler yazmak, bir kitap bütünlüğüne gitmek sanıldığı kadar kolay değildir. Diyelim otuz şiir yazdınız, hepsi evden, evlilikten bahsedecek ama hepsi de ayrı ayrı değer ifade edecek. Kolay mıdır bu? Hem bütünseli gösterecek hem de kendi tekilini. Sanıldığından çok daha zordur. Ben artık ellisini devirmiş bir şairim; şunca kitap yayımlamışım. Bu saatten sonra yalnızca iyi şiirler yazmakla yetinemem. Başka bir şey yapmak isterim; kendimce bulduğum boşlukları doldurmak.

 

- Oldukça üretken bir şairsiniz. Bugün Sana Bakmak’la birlikte on bir şiir kitabına sahipsiniz. 1978’de yayımlanan ilk şiir kitabınız Geçti İlkyaz Denemesi’nden bugüne, yaptığınız gözlemlere dayanarak, Türk şiiriyle, şiirin bugünkü durumuyla ilgili kaygılarınız/eleştirileriniz nelerdir?

 

- Size bir itirafta bulunayım mı? Endişeli Fesleğen ile birlikte yayımladığım her kitaba son kitabım gözüyle baktım. Bir daha şiir yayımlamasam, kitap çıkarmasam Türk şiirinin ne kadar umurunda olurdu? Kaybı olur muydu? Bu soruları sordum hep kendime; yazacağımı yazmış, imzası gül, gömleği Leylâ desenli bir şair olmuştum en azından. Bu bana yetmez miydi? O gün bugündür bu soruların yanıtını ararım ama hep de şiir yazarken bulurum kendimi. Şairin şiiri bırakma gibi hakkı ve yetkisi yoktur, şiirin şairi bırakma hakkı ve yetkisi vardır diye düşünürüm de ondan mı? Öyle ya, o kitap son kitabım olsaydı Ahşap Anahtar, Ev Zamanı, Sana Bakmak çıkmamış olacaktı. Aldığım tepkilere, olumlu eleştirilere bakarak iyi etmişim de kendimi zorlamamışım diyorum. Türk şiirinin bir kaybı olmazdı belki ama benim eksiğim olurdu. Tamamlandım mı, hayır. Ürperişler, heyecanlar sürüyor. Yazma isteği bugün de dipdiri . Şunu demeye getiriyorum aslında. Bir şairin kaygısı daha çok kendine yönelik olmalıdır. Ötekilerin yazdıklarını merak edecek, okuyacak ama onlar için kaygılanmayacaktır. Şair tektir, tek olmalıdır. Şair şiirin genel gidişatından sorumlu tutulamaz, olsa olsa kendi şiirinden sorumlu tutulur. Türk şiirinin mevcut halini beğenmeyenler birkaç şair adı vererek Türk şiirini bu hale bu şairler getirdi diyebilir mi? Geriden gelenlerin, moda eğilimlere çanak tutanların, taklitçilerin, kişiliksiz girişimlerin ve sürdürümlerin payını nereye koyacağız?  Ben de bir zamanlar sırf meyve sınıfında yer alıyor diye elma ile armudu aynı kefede tartmaya kalktım. Örneğin “şu şairin şiiri beni hiç heyecanlandırmadı” diye yazdım, onu heyecanla izleyen bir ordu çıktı karşıma; dersimi aldım. Bir okur olarak kendimde saklamalı, öteki “seven okurlar”a haksızlık, belki de saygısızlık etmemeliydim. Şiirin bugünkü durumundan –eleştiri hakkımı kendime saklayarak- hoşnutum. Keşke Necatigil’in deyişiyle “ün yerine un”u tercih etseler, yani biraz sabırlı olsalar. Medyatik olandan kendilerini korumayı daha baştan başarabilseler, ustaları birikim, okul gibi  görmek yerine sıçrama tahtası gibi, ya da olanak gibi görmeseler daha iyi olurdu. Tuğrul Tanyol’un “Genç Şairin Güce Yaklaşımı” başlıklı yazısını bulup okusalar ne iyi olurdu. Yine de mevcut şiirden, hele hele genç şairlerden şikâyetçi olmak istemem. Kendi ilgi, dahası varoluş alanıma ihanet edip kendi bindiğim dalı kesemem. Şiire düşman şairler var; inanılmaz ama gerçek. Kendi yazdıklarına çekidüzen verecekleri yerde başkalarının şiiriyle düşmanlık derecesinde uğraşıyorlar. Şairin bu kadar vakti olur mu? Ortalamadan, kötüden hareketle iyiye vurmak alışkanlık haline geldi. İyiyi yaz kardeşim, kötü olan yazıyı hak eder mi? Şair eleştirmelidir; buna hep inandım, ama “yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var”. Şiirimiz bugün büyük etkilerin (örneğin Nâzım Hikmet) dışında oluşuyor. Aşılması gereken bir büyük engel daha kaldı, o da İkinci Yeni. Bir sentez dönemi başlayacak gibi görünüyor en azından. Başlamalı. Türk şiirinin gelişmesi bunlara bağlı biraz da; şiirsel babalarla ve dönemlerle ciddi hesaplaşmalara.

 

 

- Şiir sanatına şiirleriniz kadar yazılarınız ve içinde bulunduğunuz dergilerle de emek veren bir şairsiniz. Kendinizi Türk şiiri içinde nerede görüyorsunuz ya da görmek isterdiniz, öğrenebilir miyiz?

 

- Böyle düşünmenize sevindim doğrusu. Şiir sanatına yalnızca şiirlerimle değil çıkardığım dergiler ve yazdığım şiir yazılarıyla da katkıda bulunmaya çalıştığımı görmeniz güzel. En azından bu emeğimin görülüyor oluşu. Evet ben şiir yazıp yayımlamakla yetinmedim. Dönem dönem üç derginin içinde, tam ortasında oldum. 1970’li yılların sonunda Kayseri’de yayımladığımız Ozanca ve Hakimiyet Sanat dergileri, son olarak da Türkân Yeşilyurt, Emel Güz ve Fahrettin Kayhan’la birlikte çıkardığım Şiir Odası. Dergilerin dışında yazılarımın bir bölümünü oluşturan kitabım Ayna Sandım Şiiri ve kitaplaşacağı günü bekleyen öteki yazılarım. Ben her ne kadar “aslolan şiirdir” desem de, “şairin poetikası şiirlerinden çıkarılır, yazılarından değil” gibi düşünsem de yazı yazmaktan alıkoyamam kendimi. Şiire bir de yazı disiplini içinde bakarım. Sözlü kültürden yazılı kültüre hâlâ geçilememiş olduğunu, şiirin söylenen değil yazılan bir şey olduğunu bu saatte bile hatırlatmakta yarar vardır. Şiiri kadardır şair, yazdığı yazılar kadar değil; doğru bu. Bir şairin şiir üstüne ne kadar düşündüğü yazdığı şiirden bellidir; bu da doğru. Ama bütün bunlara karşın elinden gelen yazsın diyorum.

 

Kendimi Türk şiiri içinde nerede mi görüyorum? Bunu söylemek bana düşmez. Ola ki olmadık nitelikler yüklerim kendime. Başkalarının beni Türk şiirinin neresinde gördüğü önemlidir. Yukarıda andığım konuşmamda bu konudaki “öteki görüş”leri aktarmıştım. Tekrarlamak istemem. O yazılardan cesaret alarak şunu söyleyebilirim: Emeğim ziyan olmamış. 

 

 

                                                                   (E dergisi, Ağustos 2004, sayı: 65)

 

 

 

 

ABDÜLKADİR BUDAK ile

“üzümden şaraba geçen bir hayat tecrübesi” üzerine

 

Ahmet Yıldız

 

 

- Sevgili Budak, Can Yayınları’na geçişin üretkenliğini mi arttırdı ne? Ahşap Anahtar (2000), Ev Zamanı (2002) ve son olarak da Sana Bakmak (2004). Dört yılda üç kitap. Aşk Beni Geçer’in yine burada yapılan yeni basımını da göz önüne alırsak, dörtte dört! Hemen her şairin yayınlama konusunda sıkıntı çektiği son yıllarda sana cömert davranan bir yayınevinin olması yaratıcılığını, verimini etkiledi mi? Şair/yayınlama sorunu konusunda ne düşünüyorsun?

 

- Ben zaten çalışkan bir şair sayılırım da, yıllar sonra yuvaya dönüş daha iyi geldi sanırım. Bilenler bilir, bana ilk ödül sevincini yaşatan Bir Gül Çocuk da Can Yayınları’ndan çıkmıştı. Yıl 1981’di ve yayınevi benim yapıtım da içinde olmak üzere otuz çocuk kitabı birden yayımlamıştı. Aradan 23 koca yıl geçmiş. İlk dört kitabımı taşra koşullarında (Kayseri’de) kendi olanaklarımla yayımlamışım. Sonra küçük yayınevlerinde çıkan öteki kitaplarım. Yaş elliye yaklaşmış, kitap sayısına paralel olarak artan mahcubiyet duygusu. İsteyen olmaktan çıkmış, bekleyen olmuşsun. Bu saatten sonra geri çevrilme korkusu dayanılmaz oluyor. Dosyan elinde yayınevi kapılarını aşındırmak daha bir ayıp kaçıyor. Sevgili şair dostum Ahmet Telli’nin o sıralarda editörlüğünü yaptığı Öteki Yayınevi için  istedikten bir ay sonra bastırdığı Endişeli Fesleğen’e son kitabım gözüyle bakıyordum ki, mutlu bir tesadüf beni Can Yayınları ile buluşturuverdi. Baba-oğul özelinde kuşak çatışmasını vermeye çalıştığım, dolaylı olarak da iktidarı eleştirdiğim kitabım Ahşap Anahtar adıyla buradan çıktı. Ben bu kitabı bitirmek üzereydim ki, devamı sayılabilecek Ev Zamanı şiirlerine kıyısından köşesinden başlamıştım. Tematik kitaplardı bunlar. İçerikleri belliydi, doluluk haliyle de birleşince yazılmaları zor olmadı. Bu iki kitabı trans halinde yazdım desem yeridir. O kitaplar üstünde çok duruldu, onları niçin yazdığıma dair sözler de ettim. Tekrarlamak istemem. Ayrıca bu söyleşinin konusu yeni kitabım, yani Sana Bakmak olsa gerek, ne dersin?  Bu verimlilikte, kendini büyük yayınevlerinden birine ait olduğunu hissetmenin katkısı yok mudur? Vardır elbet. Ama dediğim gibi, eskilerin deyişiyle “velut” bir şairim ben. Şiir bana cömert davranıyor ki yayınevim de aynı cömertliği gösteriyor. İlki olmadan ikincisi olmaz. Şairlerin yayımlama sorunu her zaman olmuştur, hep olacaktır. Sonuçta birer ticari kuruluştur yayınevi dediğin. Verdiğini almak isteyecektir en azından. Sürekli zarar etmeyi kim göze alabilir? Böyle olmasına böyle de, bir yayınevini büyük kılan biraz da bu riski göze alışı değil midir? Prestij yayınlar vardır bir de. Yayınevinin genel politikasına maddi olarak değil de manevi anlamda katkıda bulunan yayın türleri. Şiir bunlardan biri, belki de başta gelenidir. Böyle bakıldığında Can Yayınları kazanmıştır. Şair/yayınlama sorununa gelecek olursak... Bırakın en gençleri, ben yaştakilere bile sabır diliyorum. Şiir göze alıştır. Yetinmeyi ve yenilmeyi. Bir gün hakkını alacağı umudunu da içinde diri tutar ama. Hem sonra iyi şiirin kanı yerde kalmaz. Yılmak yok.

 

- Son kitaplarındaki şiirlerinde daha çok da aile ilişkileri, ikili ilişkiler, insan ilişkilerini irdeliyorsun. İronik bir dilin var ama  “ikili ilişkiler” hele “aşk” söz konusuysa doğal olarak yanık bir havanın hemen her dizeye sindiğini görürüz. Buradan bakarak Abdülkadir Budak şiiri hakkında okurlarımıza hangi ipuçlarını verirsin?

 

İnsan-nesne ilişkilerini de katsak buna, ne dersin? Ahşap Anahtar ve Ev Zamanı’nda bunun çok sayıda örneği var. Benim şiirimde kopuşlar yoktur ama kırılma yerleri vardır. Üçüncü kitabım Gömleğim Leylâ Desenli’de şiir kurma tarzımı bulduğumu sanıyorum. O minval üzre epey yol aldım. Endişeli Fesleğen bana kalırsa biraz daha bariz duran kırılma yeridir. Özellikle ilk bölümdeki parçalı uzun şiir çerçevesinde okunduğunda ya da “Yeni Bakış” adlı bir şiirle bitirildiğine bakılırsa. Bildik üslubumu zorlamaya, özellikle içerikte yeni alanlara yönelmeye başladığım yer. Naif ifadenin yerini daha sert bir ifade almaya başlamış, saptama yerindeyse “hesaplaşmalar” dönemine girilmiştir. Ben buna “üçleme” diyorum. Endişeli Fesleğen-Ahşap Anahtar-Ev Zamanı. Kendi içinde iddialı kitaplardır bunlar. İyi şiir yazmanın ötesinde başka kaygıları da taşırlar içlerinde. Endişeli Fesleğen, Baki Asiltürk’ün dediğince, “kişiler üzerinden geliştirilen dramatik yapısıyla”  daha farklı duran bir kitaptır. Ölüm ekseninde dostluk durumu irdelenmiştir ağırlıklı olarak. Ahşap Anahtar için beni en çok sevindiren çözümlemeyi değerli eleştirmen Orhan Koçak yapmıştır. Tespitleri önemliydi. Dileyen o yazıyı bulup okur ve “şiirsel babalarla hesaplaşmayı göze alışın” yetkili bir kalemce onaylandığını görmüş olur (Virgül, Nisan 2001). Ben sadece şunu eklemek, daha doğrusu hatırlatmak isterim. Ahşap Anahtar’da şiirimizde bir ilki gerçekleştirmek istedim. “Baba” temasını bir kitap bütünlüğüne taşıdım; arkası başkalarınca getirildi. Ev Zamanı adlı kitabımla ise evlere, aile kurumuna daha farklı bir bakış getirmek istedim. Oldukça cesur bir çıkıştır bana kalırsa; en yalın halimdir. Öte yandan en karanlık yanımı da verir sanki. Ruhumun labirentleri önüne getirip bırakır okuru. Aile kavramıyla, evlilik kurumuyla hesaplaşma yeri olduğu kadar, şiirsel babalardan örneğin Ziya Osman Saba ve Behçet Necatigil ile de, onların evlere bakışıyla da hesaplaşır. Bir karşılaşmayı/karşılaştırmayı göze alıştır bu kitap; üslubu ve bakışı itibariyle de farklıdır bana kalırsa. Bu kitaptaki derdimin birden fazla olduğunu anlayan birkaç eleştirmen çıktı; taşlar tam olarak yerine oturtulmamış olsa da. “Bir kaygıyı merkez edinen” kitaplardı bunlar; meselesi olan ya da. Tesadüfen bir kitapta bir araya gelmiş değil de, bir kitapta buluşmak için yazılmış şiirlerdi.  Sana Bakmak, boğucu, sıkıntı verici üç kitaptan sonra, evden sokağa, en azından balkona çıkabilmenin kitabıdır. Bir nefes payı. “Öteki hayatlara aşk duygusuyla dokunma isteği içinde yazılmış şiirler”den oluşur. Özellikle bu kitapta, zamanında “aşk beni geçer” diyen biri için, senin deyişinle “yanık bir havanın hemen her dizeye sinmiş olması” kaçınılmaz olsa gerektir. Bu kitabın adı “Kadın ve Şehir” de olabilirdi ya da “Geç Yorum”. Sadece aşka değil, insanın bütün hallerine bakmak; çabam buydu da sonucu okura , eleştirmene bırakırım. Baki Asiltürk’e göre, “Sana Bakmak’ın belirleyici poetik özelliği, rahat söyleyişli şiirlerle kurulmuş olması”dır. Bu yazının son cümlesi: “Şairin yaklaşık otuz beş yıllık şiir serüveninde sağladığı birikimle; fakat arada küçük kırılmalar yaşayarak gelip dayandığı poetik konum bu kitapta göz önüne seriliyor (Virgül, Mayıs 2004). Ben kitapları değerlendirilmiş şanslı şairlerdenim. Asıl ipuçları, işaret fişekleri, ayak izleri şiirlerimdir ama dönüp o yazılanlara da bakılmalıdır. “Ötekine bakar gibi kendine bakabilen bir şair” diyenler oldu benim için; “Budak’ın şiiri bireyinin varoluş bağlamında modernizmi zemin edinmiş, ancak bu varoluşu ifade etme bağlamında gelenekle bağlarını koparmamış bir şiirdir” diyenler de. Hece’nin modern şiirdeki karşılığını arama, bu biçime yeni içerikler kazandırma çabalarıma, sese olan tutkuma bakıp bana “geç hececi” diyenler de çıktı. Öyle ya, Hececiler ölmüştü ses yüzünden dirilttim. Kırsal ile şehir arasında sıkışıp kalmış bir ruh halinin şiirleri olarak da gösterildi yazdıklarım. Halk kültürünü modern imgeyle buluşturma çabalarıma değinildi. Belli imgelerin, hatta belli sözcüklerin şiirimdeki imtiyazlı yerine bakarak bir özel alan açmaya çalıştığımı (imge sistemini kurmak anlamında) vurgulayanlar olduğu gibi, ısrarımı tekrar sananlar da çıktı. Bunun yanı sıra, şiirimin samimiyeti ve hayatımdan izler taşıdığı üstünde duruldu. İçsel olanı dışsal olanla birleştirmek, bireysel olanı toplumsal olanla bağdaştırabilmek konusunda da olumlu tepkiler aldım. “Ben’deki sen’i yazabiliyormuşum. Daha ne olsun?

 

- Sana Bakmak “Uyku Gidip Rüya Dönsen”, “Gündüz Yıldızları Olan”, “Giysili Çıplak” ve “Geç Yorum” adarını taşıyan bölümlerden oluşuyor. Bu bölümlemelere niçin gerek duydun?  Son iki bölüm, özellikle son bölümdeki şiirler, şairin herkes adına saklandığı kabuğundan çıkıp yine herkes adına dışarıya başını uzatması gibi geliyor bana. Özellikle “Hurdacılar” adlı şiir. Bir de “Seni Beklemek”... Yanılıyor muyum? Değişik ilgi alanları, değişen Abdülkadir Budak şiiri mi?

 

Daha önce de söyledim. Ben değişmekten korkarım; bir türlü göze alamadım bunu. Sanki kendi elimle doğal olandan, toprağımdan koparılacakmışım gibi gelir bana. Yapay bir konuma, sentetik bir güzelliğe geçeceğimi sanırım. Akşam beyaz yatıp sabah siyah kalkamam. Bu nasıl bir kişiliktir ki, bırakın her kitapta farklı görünmeyi, her şiirde bir başkası olmayı becerir! İnsanın yaşam biçimine paralel olarak hayat görüşü de değişir zamanla; bunu anlarım. Hız konusunu aklım almaz. Zorlama gelir bana, değişmiş olmak için değişmek gibi gelir. Bukelamun tipi şairlerden olmak istemem. Bulunduğu toprağın (moda yönelişlerin) rengini alanlardan yani. Varsın tutuculuğa varan bir tutarlılık olsun benimki. Sıkılan okumaz; ne yapabilirim? Şairlik yetinmektir dedim; kendini bilmek, sınırlarını sınırdan değil özgünlükten saymaktır. Ne yazman gerektiğini bildiğin ölçüde neyi yazmaman gerektiğini bilmektir belki de.  Yetinmeyi bildim bu anlamda. Ben istiyorum ki, gelişsin benim şiirim. Kendine özgü sesi, bakışı derinlerde saklı tutarak yeni açılımları göze alabilsin. Kök aynı kök olarak kalsın da yeni dallar, dal uçları en azından. Kolay beri yapmadım ki bunu, kolayca yıkayım. Yine de, gömleğimdeki Leylâ desenin solmaya yüz tuttuğunu, yeni desenler ardına düştüğümü yazanlar olmadı mı? Kopuş değilse bile kırılma yerleri? Oldu; yaşarsam ve yazarsam daha da olacaktır. Bu düşüncenin son örnekleri –sakınımlı da olsa- verilmeye başlandı. yasakmeyve dergisine yolladığım iki şiir okunursa görülecektir. Dediğim gibi köke sadık kalmakla birlikte yeni ilgi alanları, söyleyiş teknikleri. Niçin olmasın? Artık hiçbir şiirim dörtlüklerden oluşmayacak örneğin; dış sese daha az yer verecek, beyit düzenini de tümüyle terk edeceğim belki de. Kendi içimde radikal kararlardır bunlar; ama son kararı yine şiir verecek. Doğası neyi gereksiniyorsa o olacak. Düşünmekle hayata geçirmek aynı şey değil ama, ısrarımı gerçekten tekrar sanıyorlar. Kitaptaki bölümlere gelecek olursak... Şiirlerin yazılma aşamasındaki sezginin büyük payı, kitaplaşma aşamasında yerini bilince bırakır bende. Hemen bütün kitaplarım bir tasarlanmışlığın ürünüdür. Adı, bölümleri. İlk şiir hangisi olacak, kitap hangisiyle kapanacak? Günlerce düşünürüm üstünde; uykularımdan olurum. Bölümler bir bütünün parçaları olsun isterim; ama bir bütünün. Tek tek ele  alınabilecekleri gibi bütün içindeki yerine de bakılsın diye yaparım bunu. Bu şiir şu bölümde  değil de şu bölümde olmalıydı gibi yanılma payı her zaman vardır; ama bunu asgariye indirmek için büyük çabalar veririm. Bölümlemeden açılmışken, bu hususta en doğru olmasa bile, aynı zamanda esprili, şık bulduğum kitabım Ev Zamanı’dır. Ahşap Anahtar’ın bölümlemeleri de iyidir de Ev Zamanı şu üç bölümden oluşur (ki Halim Şafak altını çizdi bunun): “Ünlem Evler”, “Virgül Evler”, “Nokta Evler”. Bir kitabı bölenden çok daha bir bütünleyen bölüm adları gibi durmuyor mu bunlar? Her biri bir kitap adı da olabilirdi. Ne dersiniz? Sana Bakmak çok yeni daha. Bölümleri üstünde konuşmak için erken, başkaları yazsın bunu. Yazan da oldu ya, neyse. Burayı geçelim.  Sana Bakmak’ın son bölümü için yaptığın tespit hoştu doğrusu. Ne diyorsun: “Şairin herkes adına saklandığı kabuğundan çıkıp yine herkes adına dışarıya başını uzatması gibi geliyor”. Gerçekten hoş bir niteleme bu. Hele ki Ev Zamanı’ndan sonra...“Bendeki sen”i arzuladığımı söylemiştim. Şiirlerimiz bizden çıkıp ötekine geçmiyorsa, geçemiyorsa niçin yayımlanır? Senin, benim, onun ağzıyla ilerleyen şiirler “bizim ağzımız”la biter bu kitapta. “Hurdacılar” özellikle sona konmuştur. Şairin kendi içinden çıkıp hepimizin içine karışma isteğidir bu ya da hepimiz adına söz alma, bir an için çoğul olabilme dileği. Bıkmıştır yalnızlıktan, yalnızlıklardan. Kendinden en çok da. “Hurdacılar”, bireysel ve toplumsal bir özeleştiri olarak da okunabilir (mi?).  Bir şiirin bitiş dizesi şiire bedeldir benim için. İlk dize önemlidir de, son dize, adı üstünde final dizesi. Kitabın son şiiri de öyle olsun istedim. Yaşıma, tecrübeme denk gelen bir şiirdi ya da bana öyle geldi. “Üzümden şaraba geçen bir hayat tecrübesi”ydim. Yaş elliyi geçmiş, şiir yaşı ise otuz beşine basmıştı. ”Seni Beklemek”, evet. Üstünde durduğun ikinci şiir. Savaşın ateşli ve öldürücü soluğu, aşkın ateşli fakat varedici soluğuna karışmıştı. Güncel olanda tarihsel olanı, kalıcı olanı arama çabasıydı belki de. Aşk da başlı başına bir savaş değil miydi. Kaybettikçe kazandığımız o güzel savaş: Seni beklemek var ya, iki kol iki ayakla / Gidip en az birini bırakarak dönmektir / Seni beklemek var ya, bir tavan arasında / Ölmüş annemin gelinliğini bulmak gibidir denilen o şiir nasıl bitiyordu? Şöyle:  Gerginim, aç parsın yerine geçtim / Sirenli Bağdat gecesi gecelerim!. Başkası yazsa kıskanırdım.

 

- Derin bir felsefi duruş var şiirlerinde bence. Varoluşçulara daha yakın. Fabl sanki hepsi. Yutarcasına okunuyor, sorular ve sorularla ilerliyor. Gizliden gizliye itirazını sürdüren. Sert karşılaştırmalar, benzetmeler. Örneğin vazgeçemediğin kumaş/makas trajedisi... Bu da Budak şiirinin budakları mı?

 

- Son günlerde üstünde özellikle durulan bir konu oldu şiir-felsefe ilişkisi. Doğru tespitlerde bulunanlar oldu. Felsefenin bir disiplin şiirin ise daha başka bir şey olduğu üstünde düşünüldü. Hiçbir şair felsefe yapmak için oturup da şiir yazmaz. Ben de yapmam. Hem sonra Orhan Koçak’ın sorduğunca “felsefi kaygılar olmalı mı şiirde?” Bu bir zorunluluk mu? Kaygı değil de, sonuç olarak belki. Ben de felsefe eğitimi almayan şairlerdenim. Sezgiler, yaşam deneyimleri, bir süzülmüşlük, arınmışlık hali. Yalınlıktaki derinlik belki de. Varsa vardır. Evet katılıyorum, “öznel dünyanın kapılarının poetikaya sınırsız biçimde açılışının kitapları sayılabilecek Ahşap Anahtar ve Ev Zamanı’nın Freudyen bir okumaya epeyce malzeme sunacaktır” (B.Asiltürk). Şiirin yanıtlardan çok sorulara ilişkin olduğu üstünde o kadar duruldu ki, bir de ben açmak istemem. Şiir çözmez, çözümlemez de iyi bir çözümlemeyi, derin okumaları hak eder ama. Ara sıra görüyorum da keşke bu işi iş edinenler çıksa da, yeni Türk şiirine bir de buradan bakabilsek. Bir şiirden bir şaire, bir dünyaya gidilse ya da girilse. Sorundaki gizli itirazlar açığa çıksa, çıkarılsa. Sert karşılaştırmalar, benzetmeler örneklense. Şairin vazgeçemediği ikilemler, karşılaştırmalar, çarpışmalar üzerinde yine durulsa. Neden yıllar geçmiş, kitaplar değişmiştir de bazı imgeler, izlekler değişmemiş gibi durur? Bunlar bütün bir şiir ömrünün şifreleri midir? Birer anahtar mıdır, değişik kapıları açabilmek için? Takıntıysa bu, nedir bunun sebebi? Bir ilk şiir en son şiiri doğurmuş mudur, bir ilk kitap son kitabı? Kumaş-makas trajedisi diyorsun sen buna? Şairdeki yeri, ağırlığı nedir de, bir türlü geçemez bundan? Bu zıtlıktan, bu zıtların birliğinden? Niye evleri yazmak bir göze alıştır, risk üslenmektir? Başka bir şair niçin tam burada ikinci bir sınavdan geçmeyi göze alır? Nerdeyse mazmun haline gelmiş, klışeleşmiş gül ve Leylâ’dan niçin kolay beri vazgeçemez şair? Bunlar incelenmeye, en azından merak edilmeye değer şeylerdir. Şayet varsa, “Budak şiiri”nin budakları ayırıcı özellikleridir belki de. Tekrar yerine ısrarı koyuşun bir sonucu olsa gerektir. Mesele iyi şiir yazmak meselesi değil, kendi şiirini yazmak, kendi zaaflarını bile olumluya çevirebilme meselesidir. Bakıştaki ve bunun doğal sonucu olan üsluptaki farklılık şair için önemlidir. Korodan çıkarır şairi, solo eder. Her şair kendi mecrasında akar, akmalıdır. Kendi gölü ötekinin okyanusundan büyüktür, derindir. Kendisi olmak, bunu başarabilmek; insanı şiirler yazan olmaktan çıkarır şair kılar. Şair sanıldığı gibi toplumun gözü, kulağı, sesi değildir; kendi gözü, kulağı, sesidir. Ama öteki gözlerle karşılaşan bir çift göz, öteki kulaklar için de duyabilen bir çift kulak ve öteki sesi de içeren bir ses. Oradan buraya değil, buradan oraya...

 

                                             

                                                                        (Edebiyat ve Eleştiri, Temmuz-Ağustos 2004, sayı: 76)

 

 

 

ABDÜLKADİR BUDAK:

“BEN HEP YARIN ÖLECEKMİŞ GİBİ YAZDIM”

 

 

 

MUSTAFA EMRE

 

 

    - Kendi seçtiklerinizden oluşan ve bugünlerde çıkan İşaretler ile kitap sayınız 15 oldu. Geçti İlkyaz Denemesi 1978’de çıkan ilk yapıtınızdı. Bu iki kitap arasındaki zamanı nasıl değerlendirirsiniz? Geliştirdiğiniz bu çizgiyle ilgili olarak bir konuşmanızda “tekrar değil, ısrardır benim yaptığım” diyordunuz. Neden ısrar, niye ısrar?

 

    - Evet, İşaretler bugünlerde çıkmış olan son kitabım. Henüz dağıtıma bile verilmedi. Protokol ve tanıtım dağıtımı yapılabildi ancak. Toroslu Kitaplığı’nın “kendi seçtikleri” dizisinde yer alan öteki kitaplar tamamlandığında dağıtıma verilecek sanıyorum. İlk basılan birkaç kitaptan biriydi İşaretler ve sizin de belirttiğiniz gibi kendi seçtiklerimden oluşuyordu. Dizi editörü Cenk Gündoğdu aynı zamanda bir şair. Onun yoğun sevgisi, heyecanı da sızmış bu diziye; bunu hissedebiliyorsunuz. Cenk Gündoğdu yayınevi sahibi Rifat Çölkesen ve yayın danışmanı Yusuf Çotuksöken’le bir olup özenle tasarlanmış bir kitap armağan etti bana ve öteki şair dostlarıma. Her kitabın sonuna hiçbir yerde yayımlanmamış bir konuşma koyarak daha da özgün bir hale gelmesi sağlandı. Dizide benden başka orta yaşı geçmiş on iki şair daha yer alıyo. Kimler mi bunlar? Arif Damar, Kemal Özer, Eray Canberk, Güven Turan, Hayati Baki, Mehmet TanerTahir Abacı, Müslim Çelik, Ayten Mutlu, Orhan Alkaya, Haydar Ergülen ve Salih Bolat.

      Seçmeler bana o uzun yolu, kendimce önemli sayılabilecek kimi işaretlerle yeniden gösterdi; bir bakıma geriye döndürdü. Bir muhasebe yapma olanağı sunarak artılarımı, eksilerimi görme fırsatını verdi. En azından seçme sürecinde yaşadım bunu. Okurun sevdiği kimi şiirlerim olduğunu biliyordum, şair arkadaşlarımın da. Onları da esas alarak bir bakıma poetik bir yolculuğa çıkmış oldum. Yarın farklı düşünürüm de, şimdilik bende öne geçenleri topladım bu kitapta. Bunlar benim en iyi şiirlerim değildi elbette; kimi şöyle kimi böyle, kimi şu kimi de bu açıdan farklı gibi duranlar bir araya geldi. İlk şiirimi yayımlamanın üstünden tastamam 35 yıl geçmiş. Yaş 53, kitap sayısı on beş olmuş. Zaman gelmiş gülün ve Leylâ’nın şairi saymışlar beni, yeri gelmiş evlerin öteki şairi. Daha doğrusu ev ile sokak arasında duran biri olarak görülüyor olmuşum giderek. Çok olumlu eleştiriler aldığım gibi çok sert eleştiriler de almışım. Doğru değildi ya, kendimi ifade etmek ya da savunmak için onca yazı da yazmışım. Şiirimi değiştirmekten, kendime yabancı olmaktan korktuğumu söylemişim “kendini tekrar ediyor” diyenlere; “tekrar değil, ısrardır benim yaptığım” demişim ve bunları söylerken bile tekrara düşmüşüm. Olsun varsın, ne yapayım? İnsan yazdığına sahip çıkmalı, yazdıklarının arkasında durmalı değil mi? Bazen kantarın topuzunu kaçırarak ben de öyle yapmışım. İlk kitaptan bu yana yapmaya çalıştıklarımı bir daha anlatmayım dilerseniz; yazdıklarım da ortada, onlar için yazılan onca yazı da.

 

   -  Büyük bir tutkuyla yazıyorsunuz; kesintisiz yazıyorsunuz. Onca kitap, onca şiir. Bir kitap çıkmadan ötekine başlıyorsunuz sanki, yanılıyor muyum? Bir şiir sizde nasıl oluşur, gelişir, bütünlenir? Bu iç serüveni biraz anlatır mısınız?

 

  - Büyük denilecek bir tutkuyla, kesintisiz yazdığım doğru. Ben hep yarın ölecekmiş gibi yazdım. Yer yer “uçurum hakkı”nı (şiir yazmama) kullanmaya kalkıyor olsam da böyle bu. Elimde olmayan nedenlerle yazıyorum desem daha doğru olacak. Görev duygusuyla yazmadım hiç; “şairdir yazacak bir şeyler bulur” dedim ve zorlamadım kendimi. Esin denilen şey bir yoğunlaşmadır bende. Yoğunlaşma her zaman olduğuna göre esin de hep yanımda, içimde oldu. Bunca kitaba bakılacak olursa şiirle konuştuğum bile ileri sürülebilir. Kimi eleştirilere bile şiirle yanıt verdiğim olmuştur. Çok özel, gerçek anlamda mektup yerine geçen kimi şiirlerim vardır. Doğrudan poetik kaygıyla yazılmış şiirlerim de. Böyle bakıldığında oturup yazdıklarım da olmuştur. Görev duygusuyla yazmadım diyorum ama bu tür şiirlerin bunu yalanladığı da ileri sürülebilir. Öyle ya da böyle yazmadan edemeyenlerdenim. “Şiirkontrol hapı kullanmayan şairlerden korkunuz” der ya Necatigil; hap almayı unuttuğum çok zaman olmuştur, biliyorum. Ama şair zaaflarıyla yürür kendine, mükemmel olan yanlarıyla değil. Böyle bakıldığında “genç şairler mükemmeliyeti ararken kişiliklerini yitiriyorlar “ (Turgut Uyar) sözü her yaştaki şair için de geçerlidir. Benden çok (günde en az üç şiir) yazan şairleri de biliyorum. Onlara bakarak orta kararı tutturmuş sayılır mıyım? Bundan emin değilim ama emin olduğum bir şey varsa o da şiirle yaşadığımdır. Öyle ya “yazmayınca kirlendiğim doğrudur”. Neredeyse işim gücüm, derdim tasam şiir oluyor. Bir yazı, iki çocuk kitabıyla birlikte 15 kitap oluyor.

      Evet, haklısınız. Bir kitap çıkmadan ötekine başlandığı da oldu. Ahşap Anahtar yayımcıya teslim edildiği anda Ev Zamanı yolu yarılamıştı bile. İki kitap da peş peşe çıktı zaten. Biri ötekini tamamlıyordu ya da ikincisi ilkine ekleniyordu da ondan. Ben yazdıklarımı çok bekletmem. Bir şiir kendi ölçütlerim ve çizgim dahilinde kısa sürede demlenir bende. Yazıp da unuttuğum, sonra da mal bulmuş mağribi gibi sevindiğim şiirim hiç olmamıştır desem yeridir. Bir şiir üstüne aylarca, dahası yıllarca çalıştığını söyleyen şairlere hayranlık duyarım, imrenirim onlara da ben böyle yapamam bir türlü. Üç günü geçen şiirim çok azdır bende. Bunun içindir ki kişisel tarihim gibidir yazdıklarım. Bir anlamda tarihi ve coğrafyası olan şiirler yazmış, biriktirmişim. Kendini yazmış olanlardan biri olmuşum. Şiirin toplumsal olana, siyasal olana yakın durduğu 1970’li yıllarda da böyle olmuş bu, 2000’li yıllarda da. Bunları ben söylemiyorum, şiirlerim hakkında yazmış olan değerli insanlar söylüyor; ben de onlardan öğrenmiş oluyorum. Kendim çok değişememiş olmalıyım ki şiirim de aman aman bir değişikliğe uğramamış. Hep aynı şiiri yazdı diyenler korkutmuyor artık beni. Arayışlarım, yoklayışlarım, sınır ihlalleri sürse de böyle bu. Zorlamadan, yapaylıktan çok korktum, korkarım. Şiirin doğal doğasına aykırı gibi gelir bu bana. Bir konuşmamda değişmekten çok gelişmekten yana olduğumu vurguladıktan sonra şöyle demiştim. “Her yerde olan hiçbir yerde olamıyor”. Bugün de böyle düşünüyorum.

      Bir şiir bende nasıl oluşur, gelişir, bütünlenir? Tematik çalışmaları, orada yoğunlaşmayı, bir tür yöntemsel çalışmayı dışta tutarsak bir şiire başlamanın net bir formülü, zamanı, yolu, yöntemi yoktur. Bir çırpıda yazdığım, ancak birkaç sözcüğünü değiştirdiğim kimi şiirlerim olmuştur. Üç gün boyunca kan revan içinde kaldığım da. Hiç ummadığın bir yerde, bir zamanda  o ilk dize (belki de son) çıkar gelir. İş yerinizde gelir, biriyle konuşurken gelir, bir film seyrederken, bir kitap okurken gelir. Bunlar bütün öteki şairler için de geçerlidir. Siz ne yaparsınız, o ilk dizeyi bir şiire çevirmek için oturmuş bulursunuz kendinizi. Ya da bencileyin eve dönme vakitlerini iple çekersiniz. Yolculuklarda, evin dışında kolay beri şiir yazamam ben. Buradan bakılınca evcil bir adam olduğum söylenebilir ki, doğrudur bu. “Benim seninle oturmam kaç şiire oturdu” diyenlerden sayılırım. Evimde olacağım, çayım mutlaka olacak. Eskiden daktiloda yazardım; şimdi bilgisayarın başında olacağım. Elimde dizelerin rasgele serpildiği bir kâğıt (gündüzden kalma) olacak. Ya akşam olacak ya gece vakti, ya da bir Pazar günü. “Kata kata değil de ata ata yazanlardan”ım ben. Sözcük ekonomisini abartmadan yaparım bunu. Sere serpe gibi de duran bir disiplin içinde can bulur yazdıklarım ya da bana öyle gelir, daha bir benimmiş gibi gelir. Ne kadar iyi olursa olsun tartısını, ölçüsünü bildiğim sesimden öte bir şeyse yayımlamam onu. Hani az olsun benim olsun hesabı. Modası geçti biliyorum, biliyorum da üstüme başıma yakışsın isterim yazdığım şiir. Biraz bana benzesin isterim. Bendeki sen’i versin verebilecekse. Veremezse ne yapabilirim, sert eleştirileri göze almaktan başka? Bilirim ki “değersize verilecek en güzel yanıt ondan hiç söz etmemektir”. Değer görüyorum ki eleştiriliyorum diyorum; olumlu, olumsuz her yazı gerçek anlamda bir ödül oluyor bana. Beni bana gösteriyor ve ben hepsini değerli buluyorum. Ses sanatçısına alkış, şaire yazı iyi gelir. Kendimden biliyorum bunu. Yazıyorum, yazıyorlar. Daha ne olsun?

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Kitaplari

13/7/2007

                                     

 

 

                     

 

                              

        

                                                     

 

 

       

 

 

 

           

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Siirlerinden Ornekler

13/7/2007

 

ABDÜLKADİR BUDAK ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER:

 

           

             KADIN VE NEHİR

 

            İkisi de sürükleyip götürüyor ne varsa

Kadınla nehir arasında bir fark göremiyorum

Buluşuyor bir anlam iki ayrı sözcükte

Saçları omzundan akıyor birisinin

Ötekinin mızrağı saplanıyor denize

 

Biri ihanet istemez, köprü istemez öteki

Kadından ve nehirden ancak aşkla geçilir

Biri geyik barındırır sularına eğilen

Öbürü bir avcıyı koynunda geliştirir

 

Maraton koşusuna benziyor ikisi de

Düş çalarken suçüstü yakalanmış çocuklara

Benim kadınım bir nehrin profilden fotoğrafı

Seni nehrin benziyor ateş emziren kadına

 

Bir halk ezgisi sanki, öfkeli ve tedirgin

Belki kalp çarpıntısı, yanardağ ve infilak

Nehir mi desem, kadın mı; ikisi de olabilir

Ya iyi yüzme bilirsin ya sevmeyi adam gibi

Bir nehre ve kadına ancak böyle girilir

 

            İkisi arasında bir fark göremiyorum

Erkeğinin yanında gözden geçirir kendini

Kadın sunar ruhunu gövde ambalajıyla

Dibindeki yosunun susuzluğunu bilir

Nehir ustadır artık köprüsüz buluşmada

 

             Söğüt dalı olsaydım öper miydim bir nehri?

Taçlandırırdı kadın aşkını hak etseydim

İlle bir fark olmalı aralarında denirse

Biri denizi çağrıştırır, öbürü uçurumu

Sal olduğumu bilirdim nehre düşseydim eğer

Ötekinde bir sınav sorusu olduğumu

 

Nehir: Doğada bir yatak bulmamaktır kendine

Kadın: Aramak değildir yatakta kendisini

Buradaki ayrıntı elbette önemlidir

Yine de diyorum ki öyle büyük bir fark yok

Nehir eşittir kadın, kadın eşittir nehir

 

 

 

 

        

 

         

 

           

 

                          AŞK BENİ GEÇER

 

 

Çünkü bacakları uzun, mesafe tanımıyor

Çünkü rüzgârın atında, büyük deneyiminde

Elbette aşk beni geçer, haritayı kendi çizmiş

Dağları iyi biliyor, nehirleri de

 

Bir ateşin koynunda uyuyorken bile geçer

Serin su başlarında dinleniyorken bile

Ve ben onun peşinden kurşun olsam yetişemem

Okyanusa vardığında göle gelmiş olur muyum?

O çınar olduğunda yaprak olur muyum ben?

 

Bir dille yetinirim, bütün dilleri öğrenmiş

Dumana tanım ararım, yangınlardan geçmiş o

Ben merdiven arıyorken çoktan çıkmıştır göğe

Bir kadının saçlarına takılıp kalmış iken

Ruhunu ele geçirmiş binlerce sevgilinin

Bende bir esimlik yel, onda her zaman deprem

Elbet aşk beni geçer

Tren rayların üstünden

 

Aşk şiiri yazdığımı sanırım, ne hafiflik

Destanı bitirmiş olur ben çıkarken ilk dizeden

Uçup gitmiştir evet dünyayı kanat eyleyip

Ben iki teleği yan yana getirmişken

 

Aşk beni bir daha geçer

Tren rayların üstünden

 

 

 

 

 

 

         

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

          HAYATTA BEN EN ÇOK ANNEMİ SEVDİM

 

                                        Can Yücel’e nazire

 

 

      Ona göre baştan beri iflah olmaz biriydim

Babam korkuydu bana, annem yürek serinliği

En sevdiği oğluydum –bana hep öyle gelirdi-

      Uzun avcı öykülerini ilk ondan dinlemiştim

      Hayatta ben en çok annemi sevdim

 

      Sözüm ona büyümüştüm, ekmek getirirdim eve

Annem öldü, düşüyorum, koptu salıncağın ipi

Anahtarsız bir kilide benzediğim doğru şimdi

      Saçlarına tırmanırdım tutunup yıldızlara

      Kokusu kalmıştır diye kapandım odalara

 

      Kıyamazdı bilirdim şiirler yazan oğluna

Sevgilim terk edince benden fazla ağlardı

İstiridyeydi annem, içinden inci çıkardı

     Her gün daha da büyüyor yüreğimdeki yırtık

     Annemi anılarda bile bulamıyorum artık

 

     Babamın hemen ardından gitmesi gerekmezdi

Evinin badanasını yarım bırakıp erkenden

O gün bugündür bana gülden önce gelir diken

     Dedim ya anahtarını yitirmiş bir kilidim

     Hayatta ben en çok annemi sevdim

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SOĞUMA

 

Dudakta bir öpüşün soğurken sıcaklığı

Yalnızlık odadan çıkar ve sığmaz alanlara

Orman çok uzakta, ama dal burada kırılır

Nehir çok uzak, ama burada yıkılır köprü

Her tabut yanlışlıkla bu eve getirilir

Omuzlayacak olanlar ölüden daha ölü

 

Anılara ne oldu? Madenden çabuk soğuyor

Yaş elli mi oluyor, ki balkon çiçekleri

Bahçe düşlerine nokta koyuyor.

Bir arkadaş sesi gibi sıcaktım düne kadar

Her kilidin üzerinde anahtar vardı

Nehir demiştim dördüncü dizede

Düşen köprü mü sulara, zaman mı?

 

     Dudakta bir öpüşün soğurken sıcaklığı

Yaş elli mi oluyor, öyle mi geliyor bana?

Ölüm dediğin nedir, kendinden uzaklaşmak

Caddelerin kapanması içindeki sokağa

 

Ev dediğin bana göre odalardan ibaret

Yani ötekilere kapalı odalardan

Elli yaş nedir peki? Yalnızlık yürüyüşü

Bir otele ulaşmak ıslak kaldırımlardan

 

İzmarit kadar hükmüm yok tiryaki dudağında

İçim sanki otelin yolcudan yoksunluğu

Jokeyini bir daha mahcup eden at.

Farkım yok sararmış pencere perdesinden

Yanmış soba için kömür ne anlama gelirse

Elli yaşın sınırında o anlamı buldum ben

 

 

 

 

 

 

 

 

 

EVDEKİ DURUŞMA

 

     Terzi olamadığımı kumaşımdan öğrendim

Makas da söylüyor bunu ve iğne

Gömleğim bol geliyor, orman giyse yeridir

İplik bir kötü haber düğmenin dikişinde

 

İğne gözdağı değildi kumaşım için

İğne kumaşımın makastan sonraki hali

Ormandan bir dal parçası gibi duruyor evler

Harcanan yalnızca kumaşım değil sanki

 

Makastan, iğneden terzi hukuku

Gövdem ifade verecek yanmış ormanda

Vitrinin sağında ucuz etiket

Çıplaksan gömlek solda

 

Kumaşın kalitesi kaçıncı sırada gelir

Düşününce makası ve iğneyi

Bir tek ağaç bulsa ormanı tartabilir

Sol kefeden ibaret bir terazi

 

Hâkim kim, mahkemeye benzeyen evde

Sanıkla yer değiştirir durmadan

Ben kâtip değilim, evleri yazıyorum

Söz açarak makastan ve kumaştan

 

Güneş istasyonundaki kardan treni düşün

Evlerde sürdürülen duruşmaları

Makas ayağa kalk! İğne sen otur!

Hâkimin tek kefeli terazidedir aklı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     ŞIRINGA

 

Ateşi kundaklayıp kucağıma verdiler

Oğlum sandım, ormanları dolaştım

Çıktığımda tek bir ağaç kalmadı.

Hep çekiç sesleri, çekiç sesleri

Oğlum sandım dövülen bakırları

 

Bakır her ikimiz de, çekiç hangimiz?

Kim kime uçurum, kim kime kuyu?

Doğrudur bu evin her zaman çekiç

Bakırın bu evde bakır olduğu

 

Babaydım ben, tecrübeli bir aptal

Hatırlar mısın oğlum en son oyunu?

Bir adayı gemimize doldururduk

Hem gemiden hem de adadan olduk

 

Oğlum! Oğlum! Kumaş olmaktan çıkma

Ben hep makas olarak kalayım, iyi

Ya da tersi olsun, acıyı sevdik

Yani acılarla biçimlenmeyi

 

Gökyüzümüz tavan arası kadar

Bastığımız her yer bit iç kanama

Dövül bakır, çekiç yine hünerli

Kesil kumaş, hüküm yine makasta

 

Oğlum! Oğlum! İkimize gömülüyor nicedir

Hangi evden ölü çıksa mezarlığa değil de

Mutfak salon koridor yara gibi duruyor

Balkon ise yaranın kabuğudur bu evde

 

 

    ŞAHMERAN

 

    Üstüne gölge düşmüş ikindi vakti gibiyim

    Birkaç adım ya kaldı ya da kalmadı akşama

    Son şiirim şöyle bitsin isterdim:

    Neyleyim ben havuzu içinde kuğu yoksa

 

     Yıldız var, gökyüzü yok; ne iştir anlamadım

Biyografisi 13/7/2007

BİYOGRAFİ VE KAYNAKÇA

 

Abdülkadir Budak * Günümüz şairlerinden * 23 Nisan 1952’de Sivas’ın Hafik ilçesinde doğdu. İlkokula Ankara’da başladı. Sincan Lisesi’ni bitirdi. Yüksek öğrenimini yapamadan hayata atılmak durumunda kaldı, devlet memuru oldu. 1994 yılında emekli olup Ankara’ya yerleşti. *  İlk şiiri Mayıs 1970 tarihli Defne dergisinde çıktı. Görevi gereği Kayseri’de bulunduğu sıralarda şair arkadaşlarıyla birlikte Ozanca ve Hakimiyet Sanat dergilerini çıkardı. 2000 yılında 12 sayı çıkan Şiir Odası dergisinin yayın yönetmenliğini de yapmıştır. * Şiirlerini, şiire ilişkin yazılarını Varlık, Yazko Edebiyat, Türk Dili, Yusufçuk, Adam Sanat, Yeni Biçem, Defter, Edebiyat ve Eleştiri, Şiir Odası başta olmak üzere çeşitli dergilerde yayımladı. *  Şiir kitapları: Geçti İlkyaz Denemesi (1978), Şimdi Yaz (1980), Gömleğim Leylâ Desenli (1981), Sevdanın Son Kerem’i (1985), İmzası Gül (1993), Yanlış Anka Destanı (1994), Aşk Beni Geçer (1997), Endişeli Fesleğen (1999), Ahşap Anahtar (2000), Ev Zamanı (2002), İşaretler (2006).  Yazılarını Ayna Sandım Şiiri (1998) adlı kitabında toplayan şairin iki de çocuk şiirleri kitabı vardır: Bir Gül Çocuk (1981; 1982 Türk Dil Kurumu Çocuk Edebiyatı Ödülü); Kuşların Alfabesi (1997; 1988 Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı Ödülü –dosya ile-). Abdülkadir Budak ayrıca İmzası Gül ile 1994 C.A.Kansu ve O.M.Arıburnu Ödüllerini, Aşk Beni Geçer adlı kitabıyla da 1998 Halil Kocagöz Şiir Ödülü’nü kazandı. * Ankara’da yaşamakta olan şair iki arkadaşıyla birlikte çıkardığı Sincan İstasyonu adlı edebiyat dergisinin yayın yönetmenliği görevini sürdürmektedir.

 

ABDÜLKADİR BUDAK İÇİN KAYNAKÇA

A

Ataol Behramoğlu, Büyük Türk Şiiri Antolojisi, Sosyal, 1987

Ahmet Telli, Tiyatro 78, Mart 1978

Ahmet Ada, Türk Dili, Temmuz 1978

Ahmet Ada, Virgül, Haziran 1998

Aydın Yalkut, A.Budak ile konuşma, Hakimiyet Sanat, Aralık 1979

Aydın Yalkut, Çağdaş Eleştiri, Mayıs 1985

Ahmet Günbaş, Düşlem, Aralık 1997

Ahmet Günbaş, Cumhuriyet Kitap, 2002, Sayı 700

Ahmet Yıldız, Edebiyat ve Eleştiri, Mart-Nisan 1999

Ahmet Yıldız, A. Budak’la konuşma, Edebiyat ve Eleştiri, Temmuz 2004

Ahmet Necdet, Modern Türk Şiiri, Broy, 1993

Altay Ömer Erdoğan, Radikal, 18.11.2000

Ahmet Tüzün, Düşlük, Mart 2001

Adnan Özer, Cumhuriyet Kitap, Haziran 1996

Ahmet Uysal, Düşlem, Mart 1998

A.Bezirci-K.Özer, Dünden Bugüne Türk Şiiri, Evrensel, 2002

Bülent Güldal, Ünlem, Kasım-Aralık 2004

Aydın Şimşek, Damar, Ekim 2004

Aslan Özdemir, A.Budak’la konuşma, Kaçak Yayın, Haziran 2007, sayı: 48

 

B

Behçet Necatigil, Aydınlık Gazetesi, 1978

Behçet Necatigil, Mektuplar, YKY, 2001

Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Varlık, 1998

Betül Tarıman, Edebiyat ve Eleştiri, Eylül 2000

Betül Tarıman, Cumhuriyet Kitap, 18.04.2002, Sayı: 635

Baki Asiltürk, Hürriyet Gösteri, Mayıs 2000

Baki Asiltürk, Virgül, Mayıs 2004

Baki Ayhan T. Varlık, Eylül 2004

Bedrettin Aykın, E dergisi, Sayı: 47

Ç

Çiğdem Sezer, Yeni Biçem, Mayıs 1996

D

Dinçer Sezgin, Radikal Kitap, 26. 10.2001

Doğan Aksan, Cumhuriyet Döneminden Şiir Çözümlemeleri, Bilgi Yayınevi, 2004

E

Emin Özdemir, Varlık Yıllığı, 1982

Erdal Öz, Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı, 1982

Ece Temelkuran, A.Budak’la konuşma, Cumhuriyet Kitap, 31.03.1994, Enver Ercan, Radikal, 1997

F

Filiz Oskay Leloğlu, A.Budak’la konuşma, Varlık, Nisan 1995

Fikret Demirağ, Virgül, Haziran 1999

Fikret Demirağ, Cumhuriyet Kitap, 10.05.2001

Fergun Özelli, Yeni Biçem, Sayı: ?

Fatih Özdemir, Budala, Temmuz-Ağustos 2002

Fahrettin Koyuncu, Düş Körükçüleri, Suteni Y, 1997

G

Gültekin Emre, Cumhuriyet Kitap, 11.05.1995, sayı: 273

Gökhan Cengizhan, Edebiyat ve Eleştiri, Kasım 2003

H

Haydar Ergülen, Gösteri, Ocak 1997

Haydar Ergülen, Varlık, Aralık 1999

Haydar Ergülen, Radikal Kitap, 27.08.2004

Hüseyin Alemdar, Varlık, Ocak 1994

Hüseyin Alemdar, A.Budak’la konuşma, Cumhuriyet Kitap, 02.07.1998 

Hilmi Haşal, Yeni Biçem, ?

Hilmi Haşal, Milliyet Sanat Dergisi, 1997

Halim Şafak, Eşik, Kasım 1995

Halim Şafak, Yolculuk Şiire, 1995

Halim Şafak, Saptamalar Vurgular, Suteni Yayınları, 1998

Halim Şafak, Yaratım, Ocak-Şubat 2003

Hasan Ali Toptaş, A.Budak’la konuşma, Varlık,1997

Hayati Baki, Abdülkadir Budak’la konuşma, İzlek, Mayıs-Haziran 1997

Hüseyin Atabaş, A.Budak’la konuşma, Varlık kitap eki, Şubat 2001

Hüseyin Atabaş, Kıyı, Aralık 2001

Hüseyin Avni Cinozoğlu, Cumhuriyet Kitap, 05.09.2002

Hidayet Karakuş, Dize, Mayıs 2002

Hüseyin Peker, Varlık, Mart 2002

Halide Yıldırım, Cumhuriyet Kitap, 27.05 2004, SAYI: 745

 

İ

İbrahim Berksoy, Akıntıya Karşı Aykırı Düşünceler, Suteni, 2000

İrfan Yıldız, Uzak, Haziran 2001

İhsan Işık, Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi, 2001

K

Kemal Sülker, Gösteri, Temmuz 1985

Kerim Öztekin, Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı, 1982

Kedi Şiir Seçkisi, Özel Bölüm, Ağustos 1995

Kadir Aydemir, A.Budak’la konuşma, E dergisi, Ağustos 2004

 

M

Mehmet H.Doğan, Milliyet Sanat Dergisi, Şubat 1980

Mehmet H.Doğan, Adam Sanat, Aralık 1997

Mehmet H.Doğan, Yüzyılın Türk Şiiri, YKY, 2001

Mehmet H.Doğan, Milliyet Kitap, ?

Melih Cevdet Anday, Cumhuriyet, 17.09.1982

Melih Cevdet Anday, Cumhuriyet, 23.12.1994

Metin Cengiz, Cumhuriyet Kitap, 08.02.2001

Mehmet Çetin, Tanzimattan Günümüze Türk Şiiri, Akçağ, 2002

Mustafa Emre, A.Budak’la konuşma, Cumhuriyet Kitap, 06.06.1996

Muzaffer Hacıhasanoğlu, Varlık, Haziran 1978

Muzaffer Uyguner, Varlık Yıllığı, 1982

M.Mahzun Doğan, A.Budak’la konuşma, Siyah Beyaz Gazetesi, 2.4.1997

M.Mahzun Doğan, A.Budak’la konuşma, Günlük Haber, 29.4.1998

Metin Celal, Varlık, mart 1997

Metin Celal, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, Papirüs, 1998

Muhsin Şener, Ardıçkuşu, Mayıs 2001

Mustafa Şerif Onaran, E dergisi, Sayı: 40

Murat Tokay, A.Budak’la konuşma, Zaman Kitap eki, 02.07.2007

N

Necati Güngör, Gösteri, 1982

Necati Cumalı, Etiler Mektupları, Tekin Yayınevi, 1982

Nahit Kayabaşı, Olay Gazetesi, 14.01.2001

Neşe Aksakal, yasakmeyve, Mart-Nisan 2005, sayı:13

O

Orhan Koçak, Virgül, Nisan 2001

Ö

Öner Yağcı, Kitap dergisi, 1994

Özlem Tezcan Dertsiz, Cumhuriyet Kitap, Sayı 624

R

Refik Durbaş, Cumhuriyet, 09.08.1984

R.Durbaş-A.Özkan, Türk Şiiri Antolojisi, Boyut, 1999

Ramis Dara, Yusufçuk, Kasım 1980

Ramis Dara, Şiir Çünkü Şiir, Broy Yayınları, 1988

Ramazan Teknikel, Mavi dergisi, ?

 

S

Sabit Kemal Bayıldıran, Yazko Edebiyat, Ağustos 1982

Sabit Kemal Bayıldıran, Poetik’us, Ocak 1998

Salih Bolat, Cumhuriyet Kitap, 1994, ?

Serap Erdoğan, Dize, Mart 1999

Selen Doğan, A.Budak’la konuşma, Kum, Mayıs 2002

Selami Karabulut, Damar, Mayıs 2003

Sunay Akın, Milliyet, 29.12.1993

 

Ş

Şükran Kurdakul, Şairler ve Yazarlar Sözlüğü, İnkilap Y., 1999

Şevket Yücel, Türkiye Yazıları, Mart 1978

T

Talip Apaydın, Günümüzde Kitaplar Dergisi, Aralık 1985

Tuncer Uçarol, Saçak, Nisan 1979

Tuncer Uçarol, Yeni Biçem, Temmuz 1997

Tuncer Uçarol, Çağdaş Türk Dili, Ekim 1995

Tuncer Uçarol, Bahçe, Ocak 2002

Tuncer Uçarol, Kum, Ocak 2002

Tanzimattan Günümüze Edebiyatçılar Ansiklopedisi, YKY, 2001

Türkan Yeşilyurt, Pencere, Eylül-Ekim 1999

Tarık Dursun K., Yeniyüzyıl, 23.04.1996

 

V

Veysel Çolak, Yeni Biçem, Aralık 1997

Veysel Çolak, E dergisi, Ocak 2000

Veysel Çolak, Edebiyat ve Eleştiri, Eylül-Ekim 2004

Y

Yücel Kayıran, Adam Sanat, Eylül 1994

Yücel Kayıran, Cumhuriyet Kitap, Haziran 1996

Yusuf Alper, A.Budak’la konuşma, Varlık, Mart 2002

Yusuf Alper, Cumhuriyet Kitap, Sayı: 749

 

Z

Zehra Çam, Lacivert, Ocak 2005

 

 

 

 

 

 

 

 

 

      Abdülkadir Budak için yazılanlardan...

 

“Budak’ın şiirleri bana sevinç veriyor.

İyi şiir sevinç verir.”                    

                               Melih Cevdet Anday, Cumhuriyet,23.12.1994

 

“İlk ürünleri 1970’den sonra gün yüzüne çıkan kuşağın kişiliği belirmiş şairlerinden biri olarak göründü. Dönemin acılarından kaynaklanan şiirlerinde, kendine özgü sesi, ince, özgün buluşlarıyla dikkati çekti. Dönemin acılarından kaynaklanan şiirlerinde , kendine özgü sesi, ince, özgün buluşlarıyla dikkati çekti. Kendisinden önceki şiir değerlerini özümsediği sezilen sözcük seçimi ve denge özeniyle başarılı bir düzeye ulaştı.”

                                   Şükran Kurdakul, Şairler ve Yazarlar Sözlüğü, 1981

 

“Hala sevdiğim, şiiri başarıyla sürdüreceğine inandığım, belki de kimi şiirlerini anımsamak, ‘ezberlemek’ için eski kitaplarını zaman zaman açıp okuduğum çok şair var. Budak da bunların içinde.”

                                             Mehmet H. Doğan, Broy, Mayıs 1986

 

“1970’li yıllarda adını duyuran şairlerden Abdülkadir Budak’ın  genellikle kısa dizeli şiirlerinde Necatigil okulunda kazanılmış bir işçiliğin izleri görülüyordu. A.Budak son yıllarda yayınladığı ürünlerde ulaştığı lirik yoğunluk, düşünsel dünyasındaki özgünlükler, mecaz ve imge zenginlikleriyle günümüz şiirinin önde gelen şairleri arasında yer aldı.

                            Ataol Behramoğlu, 20.Y.Y. Büyük Türk Şiiri Antolojisi, 2001                                            

 

 

“Abdülkadir Budak şiirlerinin bireyi, içinde bulunduğu ilişkilere ve bu ilişkiler ortamında olup bitene karşı eleştirel ve yadsıyıcı bir bakış açısına sahiptir. Budak’ın şiiri bireyinin varoluş bağlamında modernizmi zemin edinmiş, ancak bunu ifade etme bağlamında gelenekle olan bağlarını koparmamış bir şiirdir”       

                                                 Yücel Kayıran, Adam Sanat, Eylül 1994

 

 

“Abdülkadir Budak; sınırsız sorumlu sevgi kooperatifi. Gülü külden getirir. Vuran-vurulan; avcı-ceylan. Kentine küskün abdal. Ağacın neresinde? Dal nereden kırılıyorsa orada. Apartmanlara sıkışmış idil. Kendini kamçılayan küheylan. Asfalt söker gül dikmek için. Gülün ölüm yüzyılında gülşen.”

                                                     Sabit Kemal Bayıldıran, Poetik’us, Ocak 1998, sayı: 15

 

Gömleğim Leyla Desenli, Budak şiirinin önemini ve güzelliğini, gerek okur, gerek şair katında tescil ettirmesi açısından belirleyici bir kitaptır. Onun şair kimliğinin, bundan sonra nerelere uzanabileceğini ve hangi yataklara akacağını gösterirken, Türk şiirinin özgün şairlerinden birini de işaret eder. Kimlik dedim de, o güzel ironisiyle, kimliğini de bildirir Abdülkadir Budak, hem de Leyla’ya!

Gül benim kimliğim, kıskanma Leyla!

                                                Haydar Ergülen, Gösteri, Ocak 1996

   

Necatigil, ‘süzgeçlerden geçmiş, arınmış, özlü-yoğun şiirler’ diye nitelemişti Budak’ın şiirlerini. Necatigil’in mektubu 22/23 Ocak 1978 tarihini taşıyor. O günden bu yana, şiirlerini daha da yoğunlaştırarak sürdürdü Abdülkadir Budak. Dili, ironilerle daha da incelterek...

                                     Hilmi Yavuz, Ahşap Anahtar’ın arka kapak yazısı, 2000

 

“İlk şiirini 1970’te, ilk kitabını ise 1970’lerin sonunda yayımlayan Abdülkadir Budak, sesini 1980’lere hatta günümüze taşımış şairlerdendir. Onun şiirlerinde bu kronolojinin izlerini görmemek mümkün değildir. 1970’lerden gelen izlekler, 1980’lerde yeni bir sesle bütünleşmiş gibidir. 1970’lerdeki şiirlerinde çoğunlukla yoğun söyleyiş peşindedir ve kısa dizeleri tercih eder. Bu dizelerinde ve aynı zamanda yazdığı öteki dizelerinde, 1970 kuşağının öteki şairlerinden farklı olma çabası göz ardı edilemez. Yalınlığı gözetmekle birlikte imgeyi ve simgeyi (gül, önemli simgelerden biridir) ıskalamaz. Abdülkadir Budak’ın asıl ses getiren şiirleri 1981’de yayımladığı ‘Gömleğim Leyla Desenli’ ve 1985’te yayımladığı ‘Sevdanın Son Kerem’i’ adlı kitaplarındadır. Şiirde aslolanın içerik ve ses bütünlüğü olduğunu unutmadan söylüyorum ki; bir çeşit, kendini yenilemenin şiirleridir bunlar”.

                        Baki Asıltürk, Hürriyet Gösteri, Mayıs 2000, sayı: 219

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı