![]()
![]()
ABDÜLKADİR BUDAK ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER:
KADIN VE NEHİR
İkisi de sürükleyip götürüyor ne varsa
Kadınla nehir arasında bir fark göremiyorum
Buluşuyor bir anlam iki ayrı sözcükte
Saçları omzundan akıyor birisinin
Ötekinin mızrağı saplanıyor denize
Biri ihanet istemez, köprü istemez öteki
Kadından ve nehirden ancak aşkla geçilir
Biri geyik barındırır sularına eğilen
Öbürü bir avcıyı koynunda geliştirir
Maraton koşusuna benziyor ikisi de
Düş çalarken suçüstü yakalanmış çocuklara
Benim kadınım bir nehrin profilden fotoğrafı
Seni nehrin benziyor ateş emziren kadına
Bir halk ezgisi sanki, öfkeli ve tedirgin
Belki kalp çarpıntısı, yanardağ ve infilak
Nehir mi desem, kadın mı; ikisi de olabilir
Ya iyi yüzme bilirsin ya sevmeyi adam gibi
Bir nehre ve kadına ancak böyle girilir
İkisi arasında bir fark göremiyorum
Erkeğinin yanında gözden geçirir kendini
Kadın sunar ruhunu gövde ambalajıyla
Dibindeki yosunun susuzluğunu bilir
Nehir ustadır artık köprüsüz buluşmada
Söğüt dalı olsaydım öper miydim bir nehri?
Taçlandırırdı kadın aşkını hak etseydim
İlle bir fark olmalı aralarında denirse
Biri denizi çağrıştırır, öbürü uçurumu
Sal olduğumu bilirdim nehre düşseydim eğer
Ötekinde bir sınav sorusu olduğumu
Nehir: Doğada bir yatak bulmamaktır kendine
Kadın: Aramak değildir yatakta kendisini
Buradaki ayrıntı elbette önemlidir
Yine de diyorum ki öyle büyük bir fark yok
Nehir eşittir kadın, kadın eşittir nehir
AŞK BENİ GEÇER
Çünkü bacakları uzun, mesafe tanımıyor
Çünkü rüzgârın atında, büyük deneyiminde
Elbette aşk beni geçer, haritayı kendi çizmiş
Dağları iyi biliyor, nehirleri de
Bir ateşin koynunda uyuyorken bile geçer
Serin su başlarında dinleniyorken bile
Ve ben onun peşinden kurşun olsam yetişemem
Okyanusa vardığında göle gelmiş olur muyum?
O çınar olduğunda yaprak olur muyum ben?
Bir dille yetinirim, bütün dilleri öğrenmiş
Dumana tanım ararım, yangınlardan geçmiş o
Ben merdiven arıyorken çoktan çıkmıştır göğe
Bir kadının saçlarına takılıp kalmış iken
Ruhunu ele geçirmiş binlerce sevgilinin
Bende bir esimlik yel, onda her zaman deprem
Elbet aşk beni geçer
Tren rayların üstünden
Aşk şiiri yazdığımı sanırım, ne hafiflik
Destanı bitirmiş olur ben çıkarken ilk dizeden
Uçup gitmiştir evet dünyayı kanat eyleyip
Ben iki teleği yan yana getirmişken
Aşk beni bir daha geçer
Tren rayların üstünden
HAYATTA BEN EN ÇOK ANNEMİ SEVDİM
Can Yücel’e nazire
Ona göre baştan beri iflah olmaz biriydim
Babam korkuydu bana, annem yürek serinliği
En sevdiği oğluydum –bana hep öyle gelirdi-
Uzun avcı öykülerini ilk ondan dinlemiştim
Hayatta ben en çok annemi sevdim
Sözüm ona büyümüştüm, ekmek getirirdim eve
Annem öldü, düşüyorum, koptu salıncağın ipi
Anahtarsız bir kilide benzediğim doğru şimdi
Saçlarına tırmanırdım tutunup yıldızlara
Kokusu kalmıştır diye kapandım odalara
Kıyamazdı bilirdim şiirler yazan oğluna
Sevgilim terk edince benden fazla ağlardı
İstiridyeydi annem, içinden inci çıkardı
Her gün daha da büyüyor yüreğimdeki yırtık
Annemi anılarda bile bulamıyorum artık
Babamın hemen ardından gitmesi gerekmezdi
Evinin badanasını yarım bırakıp erkenden
O gün bugündür bana gülden önce gelir diken
Dedim ya anahtarını yitirmiş bir kilidim
Hayatta ben en çok annemi sevdim
Her tabut yanlışlıkla bu eve getirilir
Omuzlayacak olanlar ölüden daha ölü
Anılara ne oldu? Madenden çabuk soğuyor
Yaş elli mi oluyor, ki balkon çiçekleri
Bahçe düşlerine nokta koyuyor.
Bir arkadaş sesi gibi sıcaktım düne kadar
Her kilidin üzerinde anahtar vardı
Nehir demiştim dördüncü dizede
Düşen köprü mü sulara, zaman mı?
Yaş elli mi oluyor, öyle mi geliyor bana?
Ölüm dediğin nedir, kendinden uzaklaşmak
Caddelerin kapanması içindeki sokağa
Ev dediğin bana göre odalardan ibaret
Yani ötekilere kapalı odalardan
Elli yaş nedir peki? Yalnızlık yürüyüşü
Bir otele ulaşmak ıslak kaldırımlardan
İzmarit kadar hükmüm yok tiryaki dudağında
İçim sanki otelin yolcudan yoksunluğu
Jokeyini bir daha mahcup eden at.
Farkım yok sararmış pencere perdesinden
Yanmış soba için kömür ne anlama gelirse
Elli yaşın sınırında o anlamı buldum ben
Makas da söylüyor bunu ve iğne
Gömleğim bol geliyor, orman giyse yeridir
İplik bir kötü haber düğmenin dikişinde
İğne gözdağı değildi kumaşım için
İğne kumaşımın makastan sonraki hali
Ormandan bir dal parçası gibi duruyor evler
Harcanan yalnızca kumaşım değil sanki
Makastan, iğneden terzi hukuku
Gövdem ifade verecek yanmış ormanda
Vitrinin sağında ucuz etiket
Çıplaksan gömlek solda
Kumaşın kalitesi kaçıncı sırada gelir
Düşününce makası ve iğneyi
Bir tek ağaç bulsa ormanı tartabilir
Sol kefeden ibaret bir terazi
Hâkim kim, mahkemeye benzeyen evde
Sanıkla yer değiştirir durmadan
Ben kâtip değilim, evleri yazıyorum
Söz açarak makastan ve kumaştan
Güneş istasyonundaki kardan treni düşün
Evlerde sürdürülen duruşmaları
Makas ayağa kalk! İğne sen otur!
Hâkimin tek kefeli terazidedir aklı
Çıktığımda tek bir ağaç kalmadı.
Hep çekiç sesleri, çekiç sesleri
Oğlum sandım dövülen bakırları
Bakır her ikimiz de, çekiç hangimiz?
Kim kime uçurum, kim kime kuyu?
Doğrudur bu evin her zaman çekiç
Bakırın bu evde bakır olduğu
Babaydım ben, tecrübeli bir aptal
Hatırlar mısın oğlum en son oyunu?
Bir adayı gemimize doldururduk
Hem gemiden hem de adadan olduk
Oğlum! Oğlum! Kumaş olmaktan çıkma
Ben hep makas olarak kalayım, iyi
Ya da tersi olsun, acıyı sevdik
Yani acılarla biçimlenmeyi
Gökyüzümüz tavan arası kadar
Bastığımız her yer bit iç kanama
Dövül bakır, çekiç yine hünerli
Kesil kumaş, hüküm yine makasta
Oğlum! Oğlum! İkimize gömülüyor nicedir
Hangi evden ölü çıksa mezarlığa değil de
Mutfak salon koridor yara gibi duruyor
Balkon ise yaranın kabuğudur bu evde
Son şiirim şöyle bitsin isterdim: